Bilimsel Düşüncede Önyargı ile Öteki Yargı

Yazıya göre önyargı sadece zararlı değil; bilimsel aksiyomlar gibi düşünmeyi yönlendirebilir, kimliği koruyabilir ve ilerlemeye katkı sağlayabilir. Ancak katılaştığında yıkıcı olur. Bu yüzden önyargılar sorgulanmalı, yenilenmeli ve araç olarak kullanılmalıdır

İnsanlar, ‘önyargılarımızı kıralım’ gibi klişe beyanlardan daha ziyade, önyargılara dahi önyargısız bakarak, bence, olumlu-olumsuz, yararlı-zararlı taraflarını tasnif ederek, toleranslı yaklaşılabilmelidir.

Herhangi mantıklı bir fikir, şayet; dün yapılmış, bugün yapılıyor veya yarın yapılacak ise burada bir hüküm verme söz konusudur. Hükümlerin öncesinde ise zihinsel aktif bir yargılama süreci devam eder.


Bu süreçlerdeki, tahmin ya da öngörülebilen, teorik aklın kapasitesine giren bütün seçenekler, bir ‘hüküm olasılıkları’ cümlesidir. Hatta böylesi bir kümenin elemanlarının bütününe birden, ‘önyargılar kümesi’ adı verilebilir. Yargı sonuçlarını ifade adına; tamamı doğru, bazısı doğru, tamamı yanlış, bazısı yanlış ve belirsiz gibi kavramlar kullanılabilir.

Öncüller Bilimin Önyargısıdır

Hem ‘varlığın’ hem de ‘bilginin’ kaynağını ve hakikatini anlamak için yapılan bilimsel çıkarımlarda, mantığın farklı çeşitleri kullanılmaktadır. Bunların en yaygın olanları malum olduğu üzere; klasik, sembolik ve bulanık mantık kuramlarıdır.


Mantık; tümdengelim, tümevarım, analoji ve geriçıkarım (dışaçekim) gibi temel, sağlam, farklı tasım usulleri veyahut çıkarım metotlarını, birer araç olarak kullanan, akıl yürütmenin adeta gramer kalıpları mesabesindedir.


Mantık kullanılarak yapılan bu akıl yürütme yöntemlerinden, çoğunlukla ‘öncüller’ olarak bilinen ve uygulanan dört ilke vardır. Bu ilkeler, bilimsel araştırmalarda, ispatsız, şartsız ve sanki ‘mutlak doğru gibi’ kabul görmüştür. Özellikle de batı aydınlanmasından sonra, modern çağlarda ve dahi günümüzde, ‘bilim ile bilim olmayanı’ belirlemede, bu analitik öncüller, bir ayraç rolü görmektedir.


Terminolojik nüans farklarları mahfuz, kendileri ile kanıt yapılan ama kendilerinin kanıtlanamadığı, temel prensipler denen bu öncüllere, filozoflar tarafından; aksiyom, postulat veya apriori gibi değişik adlandırma ve isimlendirmeler de yapılmıştır. Oysa felsefe açısından, muhteva ve mana bakımından aralarında çok önemli bir değişiklik yoktur.


Peki, nedir bu ön kabuller, ön dayanaklar ya da öncüller? Bunlar; özdeşlik, çelişmezlik, üçüncü halin imkânsızlığı ve sonradan var edilen her şeyin yeterli bir sebebi vardır, diye sıralanmış ve özetlenmiş dört adede indirgenebilen başlıca ilkelerdir. Bu ilkeler, bu öncüller; bugün hala kullanılmaya devam edilmekte olup, bilimsel araştırmalarda, bir nevi bilimin önyargılarıdır.

Öncüllerde Konsensüs Yoktur

Bilimsel çalışmalardaki nice yöntemlerden bir yöntem olan ‘metodolojik ampirizm’, bilim insanlarının büyük çoğunlukla üzerinde uzlaştıkları, fakat yine de tartışmaların bitmediği bir önyargılar sistemidir.


Bilim felsefesi üzerine araştırma yapan filozoflar; bu ‘bilimsel önyargı’ da denilebilecek öncüller, ölçütler, sabiteler ve paradigmalar ile varılan doğrular gibi, yanlışların da ihtimal dâhilinde olduğunu, hatta yüzde yüz gerçeğe ulaşmanın mümkün olmadığını, aynı ön kabullerden hareketle göstermişlerdir.


İşte matematikçi ve mantıkçı Avusturyalı bilim insanı Kurt Gödel (ö. 1978),  bu rasyonel sonucu bizlere gösterenlerden biridir. O, matematiksel metotlarla, ‘tamamlanamazlık teoremleri’ adı altında, önemli iki farklı aritmetik teoriyle izah ve ispat etmiştir.[1]

20. yüzyılın en önemli mantıkçılarından biri olan Kurt Gödel’in Viyana’daki öğrenci yıllarına ait bir portresi (Görsel, Wiki-Commons'tan alınmıştır)


Ayrıca, bu ciddi gerçeklerle yüzleşen Macar filozof Imre Lakatos’un, bilimsel araştırmaların metoduna yönelik gayretleri de kıymetlidir.[2] Öyle ki o; doğrulanabilirlik, yanlışlanabilirlik, paradigma, devrimsel usullerle, bilimsel bilgiye varma gibi, farklı yöntem savunucularından daha farklı bir noktada durur.

Malum olduğu üzere, bilim insanlarının bilimsel bir etkinlik olarak ürettikleri farklı modelleri vardır. Bunlardan en yaygın olanları ve savunanları sırasıyla; Doğrulanabilme (R. Carnap, Almanya, ö. 1970), Çekirdek (I. Lakatos, Macaristan, ö 1974), Devrimsel (P.K. Feyerabend, Avusturya, ö. 1994), Yanlışlanabilme (K. Popper, İngiltere, ö.1994) ve Paradigma (T. Kunh, Amerika, ö. 1996) modelleridir.

Lakatos, Karl Popper ile Kuhn arasında orta bir yolu bulmaya çalışmıştır. O, bilimsel araştırmaların metoduna yönelik yazdığı kendi kuramında, ‘sert/katı çekirdek, yardımcı/koruyucu unsurlar ve aracı olan pozitif/negatif keşifler’’ şeklinde, üç aşamalı bir sistem önermiş ve bunu savunmuştur.[3] Özetle, bilim camiasında bu meselede ân itibariyle dahi bir konsensüs yoktur.


Yukarıdaki örneklere bilim tarihi açısından bakınca, akıl yürütme metotlarının grameri olan mantığın bu ilgili öncüllerinin, esasında ‘bir sezgi’ veya ‘bir önyargı’ ile belirlenmiş oldukları apaçık görünüyor. İlkelerin, bedihi, açık ve seçik olması ispatlarına gerek duyulmaması anlamındadır.


Bilim felsefesi filozoflarından, Amerikalı Larry Laudan (ö. 2022) ve Kanadalı Michael Ruse’nin (ö. 2024) bu meseledeki eleştirel görüşleri ise dikkat çekicidir: ‘‘Gerçek bilimi, sahte bilimden ayırmak için bir dizi gerek ve yeter şartlar sağlayan metodolojik ‘sabitler’ tayin etme çabaları başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Gerçekte, sınır ölçütleri, modern biyologlar tarafından, ‘zeki tasarımın’ biyolojik kökenlerin teoremi olma imkânını bertaraf etmek için kullanılmaya devam edilmektedir.’’[4]


Demek ki önyargılar, ön kabuller ve ön dayanaklar, insanları kısmen bir dizi ontolojik ve epistemolojik doğru bilgiye ulaştırsalar bile, bu bilgiler zamanla değişebilir, yenilenebilir, gelişebilir ve düzebilir.

Öyleyse, her zaman, mekân ve koşullarda, kesin, mutlak, kati doğru bilgiler biliyoruz gibi iddialı ifadeler kullanmak yerine, ancak belli şartlara bağlı kalmak kaydıyla, tutarlı ve geçerli bilgilere ulaşabiliriz denilebilir.

Bilimsel Önyargılar Zorunludur

Temel ve yaygın olanlardan başlamak üzere günümüzde öne çıkan, Analitik, Bütüncül (Holistik), Kritik (Eleştirel), Lateral (Alternatif), Metabilişsel (Üstbilişsel), Özgün (Yaratıcı), Sistemli ve Yansıtıcı (Refleksif), sekiz çeşit üst düzey düşünme yöntemleri, uygulamalı teknikleriyle biliniyor.


Yukarıdaki bu usullerin, eşya ve hadiselere yaklaşım farklılıkları olsa da her biri, hakikate ulaşma yolculuğunda, pozitif, olumlu, faydalı ‘önyargı araçlarını’ kullanarak çalışır. Böylesi bir önyargı ise, her zaman ilerlemeye, yeniye, yenilenmeye ve güncellenmeye açık, ‘sonraki/öteki yargıları’ netice verir.

İnsanlığın dün olduğu gibi, bugün ve yarın da elbette öteki veya sonraki yargılara ihtiyacı var. Bu süreçler temelde sonuçları itibariyle, doğru-yanlış ya da ilerleyen-gerileyen adımlar şeklinde devam eder ve bu böylece de sürer gider.


Mesela, günümüzde, zaman dilimi olarak ‘bir saniye’ [5] aralığı; en düşük enerji seviyesindeki Sezyum atomunun, belli bir sıcaklıkta, iki seviye arasındaki, belli bir adet periyoduna karşılık gelen sürenin bilim camiasındaki kabulüdür. Oysa bu kabul, sabit koşullarda dahi değişkenlik göstermektedir.


Yine, tarihte farklı parametrelerle tanımlanmış olsa da, uzunluk birimi olarak ‘bir metre’ [6] bugün; ışığın vakumlu bir ortamda yani boşlukta, belirlenen sabit bir zamanda aldığı mesafe olarak bilim otoritelerince kabul edilmiştir.


Zaman ve uzayın birimlerinin ortak tanımı yapılmadan bilim yapılamaz. Mesafe, zamana bağlı olarak yani metre, saniye baz alınarak tanımlanmıştır. Bilimsel sonuçlar elde edebilme adına adeta zorunluluk gerektiren bu fiziksel kabuller, bu araçlar; önyargılar ailesinin, faydalı kısımlarına giren sadece birer örneklerdir. Bunlar elbette çoğaltılabilir.

Ben Kavramı Bir Önyargı mıdır?

İnsanlardaki birliğin, benliğin ve sorumluluğun merkezi öznesi olan farazi, itibari ‘Ben’ denen şey, bu kişilerin kendinde zorunlu kabul ettikleri bir önyargısı değil midir? Buradaki faraziden kastım elbette ruh değildir. Benim şeyler derken, bütün ‘şeyleri’ çıkarırsam, bana ait olan ne var ki? Benim dediklerim olmazsa, bana kalan ‘şey’ nedir peki? Duydum, gördüm dediğim şeyler bile, vahidi kıyasi rolünden ibaret bir ön kabul, bir önyargıdır haddizatında. Evet, ben; varlığına şahit olduğum, gösterme imkânı olmasa dahi yok da diyemeyeceğim, varlığı adeta göreceli, izafi bir hattır. Ben çıplaktır.


Fransız filozof René Descartes (ö. 1650), Yöntem Üzerine Konuşma kitabında, uzunca bir düşünce turundan sonra, en temel ilkesinin, “Düşünüyorum, öyleyse varım” [7] olduğunu ifade ediyor. Önce o, şüphenin kendisi dâhil, kendisinden, varlıklardan, Tanrı’dan kısaca her şeyden şüphe ederek zihinsel yolculuğa çıkıyor. Sonuçta bunların varlığına kendisi ikna oluyor. Oysa burada Descartes’ın bir önyargısı var. Zira araç olarak kullanılan bir öncül vardır. O da şüphedir. Evet, dikkatle bakılırsa, şüpheden bile şüphe edebilen bir ‘şüphe’ onun önyargısıdır. Yani şüphe edebilen biri var ki, düşünebiliyor.

Bu konunun detaylı bir eleştirisini yapan Portekizli Antonio Damasio (d. 1944), Descartes’in akıl ile beden arasında kurduğu keskin ikiliği sorgulayarak, duyguların ve bedensel süreçlerin rasyonel düşünebilmenin ayrılmaz bir parçası olduğunu ileri sürer.[8]

Psikolojik Yararlı Önyargılar

Şimdi de, henüz hipotez ve tez aşamasındaki fiziksel ve/veya metafiziksel tabanlı bir fikrin, doğrulanma öncesi dönemdeki, felsefi ya da ideolojik önyargıların hem fayda hem de zararlarını anlamaya çalışalım.


Evet, sadece ‘fayda’ veya sadece ‘zarar’ denmiş olsa, kendi içinde tutarsız bir cümle olur. Çünkü önyargıyı anlatırken, ‘sabit fikirli’ olma bağlamında önyargılı düşünülerek, peşinen ona ‘faydalı’ ya da ‘zararlı’ demenin hatası aşikârdır. Oysa her iki durumda söz konusu olamaz mı? Tıpkı yağmur sularının, rahmete veya felakete dönüşmesi durumlarında olduğu gibi..

Önyargı, aklın doğru-yanlış, ahlakın iyi-kötü ve sanatın güzel-çirkin olarak tanımladığı genel kabulleri korumaya yardımcı, itibari bir anahtardır.


Sanki o, hakikat ateşini tutuşturmada kullanılan, bir düğmeye, bir kontağa basar gibi işlev gören, kıymetli bir araçtır.


Önyargı tohumları, sanki insan zihninde çimlenmeye dursun diye serpilmiş, peşin düşünce ve fikirlerdir.


Dahası psikolojik açıdan, insanda var olan önyargı eğilimli takıntı ve travmalar, biyolojik bünyenin sağlıklı olup olmadığını haberdar eden işaretlerdir. Bu belirti, semptom ve sinyallerin esasında, bir çeşit adeta sigorta işlevi gördüğü de düşünülebilir. Bu perspektiften insan hayatına bir bütün olarak bakılırsa, daha büyük hasarların önlenmesi adına, belli bir süre devam eden takıntı ve travmalar, faydalı önyargı kapsamına pekâlâ dâhil de edilebilir.


Bir toplumun; tarihsel bağlamda süregelen, örf, adet ve gelenekleri ile sanat, kültür ve ideolojisi sosyolojik birer önyargılardır.


İnsanlarda çekirdeğin, zamanı gelince bir gün meyveyi netice vereceği önyargısı olmazsa, hiç kimse onu toprağın içine emanet etmez.


Önyargının olumlu tarafları elbette artırılabilir. Mesela vücudumuzun bağışıklık sistemi güçlensin diyerek, ona aşı yoluyla öncesinden virüsler tanıtılıyor. Böylelikle bedenimiz, tanıdığı virüslere karşı hem antrenmanlı oluyor hem de tedbir alıyor. Ayrıca dışarıdan gelebilecek saldırılara karşı savunma sistemini de kuruyor. İşte bu aşılama sistemi, bir çeşit vücuda ‘önyargı refleksi’ kazandırma işlemidir.

Psikolojik Zararlı Önyargılar

Sabit fikirlilik, önyargının bozulmuş ve dejenere olmuş bir türevidir.


Bireylerin, kendi fikrini, metodunu, hipotezini, tezini, ideolojisini, duygularını ve tecrübesini desteklemesi gayet doğaldır. Fakat bunları savunurken, yüzde yüz kati, kesin, mutlak, hatasız doğrular şeklinde kabullenip, bunu başkalarına dayatması negatif, olumsuz, zararlı bir önyargıdır. Bunun adı ‘sabit fikirli’ hatta ‘sabit fikirci’ olmaktır.


Önyargı, düşüncenin önündeki perdedir. Bunun faydası da zararı da olabilir. O yüzden bu perdeyi dengeli kullanmak gerekir.


Fransız filozof Voltaire (ö. 1778) , faydalı veya zararlı önyargıları birbirinden ayırmak gerektiğine işaret eder. ‘‘Önyargı, akıl yürütmeden kabul edilmiş bir inançtır.’’ [9] duruşunu sergileyerek, bütün bunların, kritik düşünceyle ele alınmasını vurgular.

 

Nicolas de Largillière – Voltaire’in portresi (1694-1778) (Görsel, Wiki-Commons'tan alınmıştır)

Esasında o, görgüsüz kalabalıkları idare eden ‘yargısız fikir’ demektir. Burası önemli bir husustur. Zira yargısızlık, kötüdür. Yoksa bizzat önyargının kendisi, mutlak anlamda kötü olmayabilir.


Çoğunlukla insanlarda; dışarıdaki özgür, hapisteki esirdir algısı vardır. Oysa ya içerideki insan, dışardakinin korkarak söylemeye cesaret edemediği gerçeği, yiğitçe ifade eden kişi ise! İşte önyargıyı da yargısız bırakmayıp o da yargılanmalı ki, sonraki yargılara merdiven olsun. Bir yargının gerektiği yerlerde güncellenmemesi tabii ki zararlıdır.


Önyargı, düşünmeyen kitleleri kontrol etmek ve özgürlükleri gasp etmek için bir tasma da olabilir.


İlk yargılar lazımdır. Fakat onların, kritik ve kontrolden yoksun olarak ısrarı, geçersiz ve gereksizdir. Mesela bir yazar, bir yerde, yazdığı bir makaleden bazı pasajların derste okunduğunu öğrenmiş olsun. İlk duyduğunda, önyargıyla hemen sevinebilir. Oysa bu, bir strateji olarak, kötü amaçlarla seçilmiş olabilir. Yanlış yorumlanmaya açık belli kısımlar, parçacı bir yaklaşımla, metinde yazarın da eleştirdiği bölümler olduğu halde, sanki savunuyormuş gibi çarpıtılarak sunulabilir.

Sonuç

Önyargılarda, körü körüne ve sorgulamadan yapılan inat, insanı zorbalığa düşürür ve onu zorba yapar. Oysa zorla kabul edilen inanç veya ideolojiler sahteliği, zorla yapılan eylem veya işler gösterişi netice verir. Sonucu ise beklenilen gerçek inancın tam aksine, onun sahtesine veya taklidine neden olur. Demek ki, bu denklemde zorbalığa kesinlikle yer yoktur.


Hâlbuki önyargı, başka varlıklarla kıyas yapsın diye insana verilmiş, görevi izafi bir ölçüt olan, ‘benlik’ gibidir. Bu sayede mütevazı insan, kendini, kendine yetmediğini, kendine malik olmadığını ve haddini bilebilir. Bu zaten benliğin olumlu tarafıdır. Fakat bencil ve gururlu insan, ben bana yeterim ya da ben daha üstünüm şeklinde, yanlış olan öteki yargılara düşebilir. O nedenle kişiler, kazanabilir ya da kaybedebilir.


Demek ki, önyargı, esasında bizlere gerek bilimsel araştırmalarda gerekse kendimizi tanımamızda lazım olan, dengeyi bulacak ve kuracak ilk yargıdır. Böylesi bir ilk yargıya da müdahale olamaz, belki de hiç olmamalıdır. İnsan onu sadece hikmet mecrasına kanalize etmelidir. Zira o, isabetli yargılara ulaşma adına, adeta ekmeğin doğru kıvamını yakalaması için başlangıçta lazım olan hamurun mayası, asli duru kaynağa ulaşma maksadıyla tulumbaya dökülen bir kap su gibidir.


Bu yaklaşımı, kabul veya reddeden farklı düşüncelere elbette saygı duyulur. Ama bence ilk yargılar; içten, vicdani, sezgisel, gönülden, doğal ve tabiidir. Bu açıdan onlar, özgür ve hür dolaşıyorlar, insanların vicdanında ve zihninde.

Kaynakça:

1.      Ayhan Çitil,  Matematik ve Metafizik, Alfa Yayınları,  Gödel'in Tamamlanamazlık Teoremleri, Sayfa 177

2.      Imre Lakatos, Bilimsel Araştırma Programlarının Metodolojisi, Alfa yayınları, Çeviri: Duygu Uygun

3.      Doç. Dr. Seda Özsoy Somuncuoğlu, https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/298539, Sayfa: 273

4.      Prof. Dr. Stephen C. Meyer, Evrenin  Bilinmeyen Tarihi, Çeviri: Orhan Düz, Sayfa: 153,154

5.      https://tr.wikipedia.org/wiki/Saniye

6.      https://tr.wikipedia.org/wiki/Metre

7.      René Descartes, Yöntem Üzerine Konuşma, Çeviri: Murat Erşen, İş Bankası Kültür Yayınları

8.      Antonio Damasio, Descartes'ın Yanılgısı, Çeviri: Bahar Atlamaz, Varlık Yayınları

9.      Voltaire, Felsefe Sözlüğü, Cilt 2, Çeviri: Lütfi Ay, “Önyargılar”, Sayfa: 288 ve 292 ve 293


[1] Ayhan Çitil, Matematik ve Metafizik, Alfa Yayınları, Gödel'in Tamamlanamazlık Teoremleri, Sayfa 177

[2] Imre Lakatos, Bilimsel Araştırma Programlarının Metodolojisi, Alfa Yayınları, Çeviri: Duygu Uygun

[3] Doç. Dr. Seda Özsoy Somuncuoğlu, https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/298539, Sayfa: 273

[4] Prof. Dr. Stephen C. Meyer, Evrenin Bilinmeyen Tarihi, Sayfa: 153,154

[5] https://tr.wikipedia.org/wiki/Saniye

[6] https://tr.wikipedia.org/wiki/Metre

[7] René Descartes, Yöntem Üzerine Konuşma, Çeviri: Murat Erşen, İş Bankası Kültür Yayınları

[8] Antonio Damasio, Descartes'ın Yanılgısı, Çeviri: Bahar Atlamaz, Varlık Yayınları

[9] Voltaire, Felsefe Sözlüğü, Cilt 2, Çeviri: Lütfi Ay, “Önyargılar”, Sayfa: 288, 292 ve 293

Share this article: Link copied to clipboard!

You might also like...