Bilimin Sınırlarına Dair Bir Kritik

Bilim, evreni anlamada güçlü bir araçtır fakat varlık, hayat ve ölüm gibi metafizik sorulara mutlak yanıt veremez. Ön kabullere muhtaç olduğundan sınırları vardır; bilimi değerli kılan da, onu sahte bilimlerden koruyan bu hudutlardır.

                    

Bu makalenin amacı, insanlık için aşikâr olan pozitif bilimlerin önemini anlatmak değildir. Onun, hudutlarını belirleme adına, sadece bir perspektif sunmaktır. Dahası, bilimler ile nelerin bilinip-bilinemeyeceğini, yine bilimsel argümanlar ile anlatma çabasıdır. Esasında bu konu, bilimin alanını ve konumunu inceleyen, bilim felsefesinin ve bilim metodolojisinin sahasına girmektedir.

İnsan normal hayatta iken beyin, görevini yerine getiriyor, fonksiyonunu eda ediyor. Beyin sayesinde gözler, görevini yapıyor. Okuyabilme eyleminde, genellikle göze ihtiyaç duyuluyor. Metni kavrayabilmek için de, ilgili dildeki kelimelerin manalarını biliyor olma zorunluluğu vardır. Yazılan bir kelimeyi anlamak ancak harfleri tanımak ile mümkündür. Yazabilmek için ise, harfler kümesi denilen sembollere yani alfabelere ihtiyaç duyuluyor. Sembolleri kavramak çoğunlukla gözlerle mümkündür. Duyu organlarından olan gözler, beyin olmadan çalışamaz. Beyin de, insan normal hayatta ise işlevini yapabiliyor demiştik.

Yukarıdaki paragraftan çıkan bir sonuç vardır. Dikkat edilirse, sonunda tekrar başa dönülüyor. Adeta kadim tabirle ‘fasit daire’ oluşuyor. Bu döngüde, ‘insan ve hayat’ hem zorunlu olarak gerekiyor, hem de bir sınır özelliği görüyor. En az  bu unsurlar  olmadan,  bilgi edinme sistemi, içeride bahsi geçen basamakları işletemiyor ve duruyor.

Muhtaçlık Durumu

Kısır döngüyü çağrıştıran malum paragraf daha da genişletilebilir. Fakat bir fikir vermesi bakımından yeterli olduğunu düşünüyorum. O da, bir şeyin tanım ve anlamının, başka bir şeye ‘muhtaç  durumunun’ olması zaruretidir. Mesela bir kelimeden bahsedebilmek için; ön kabul ya da aksiyom şeklinde bir lisan, o dilin kuralları, manası, alfabesi ve ortak sembolleri… mantıken tartışmasız var sayılıyor.

Anlaşıldığı üzere, ‘insan hayatına’ bağımlı olarak; beyin, göz, okumak, anlamak, dil, yazmak, kelimeler, harfler ve semboller… silsilesi birer anlam kazanıyor. Bunların hiçbiri, kendi kendine yetmiyor ve bir başka ön kabul olmadan kendi kendini tanımlayamıyor. Özetle her biri, bir başkasına muhtaç durumdadır.

Şimdi gelelim ‘insan hayatı’ kavramına.. Bu iki kelimeyle neler anlaşılır acaba? Cevabı ise, insana ve hayata dair verilen yanıtlar aynı olmadığı sürece, değişkenlik arz eder. Yukarıda ifade edildiği üzere, bir şeyin anlamlılığı, başka şeylere, ön dayanaklara, postulatlara muhtaç olması zarureti gereğince, insanın insan ile mutlak tanımlanabilmesinin imkansız olduğu gerçeğidir. Bu mevzuyu biraz açmak istiyorum.

Bilimin Ön Kabulleri

Hayat; başlangıç ile bitiş arasını yani ‘zaman’ mefhumunu, insan da; mülk cihetiyle üç buudlu ‘mekan’ kavramını çağrıştırıyor. Öyleyse ‘insan hayatını’ kesin doğruya yakın tanımlamak, ancak zaman ve mekan kavramlarını doğru bilmek ve dahi anlamlandırmak ile mümkün olabilir.

İşte tam da burada, herhangi bir şeyin hakikatini veya sadece maddi cihetini bilme adına yola çıkmak için, en başta bir ön kabul şeklinde, -bu ister ontolojik anlamda mevcud, isterse epistemolojik bağlamda bilgi türü olsun farketmez- varlığına itirazsız ‘evet’ denilen şeylerden söz ediliyor. Çoğaltmak elbette mümkün ama bu varlıkların başlıcaları; evren, insan, can (hayat anlamında kullanılıyor), beyin (aklın, zihnin ve mantığın bir adresi kastediliyor), zaman ve mekan olarak altı başlıkta özetlenebilir.

Bir şeyin henüz tanımını, anlamını, nasılını, nedenini, sebebini, sonucunu bilmeye başlanılan o noktada, otomat olarak, tartışmasız bir aksiyomlar bütünü karşımıza çıkıyor ki bunlar; yukarıda ifade edilen başlıca altı husustur.

Bir nevi bilim öncesinde, bilim yolunun esasları ya da şartları, adeta ‘bilimin erkanı’ gibidir bu sayılan noktalar. Dolayısıyla bunlarsız, bu araçlar olmadan, asla bilim yapılamıyor, bilmekten söz edilemiyor. Bilim, bütün bunlara muhtaçtır. Kendisi bir şeylere muhtaç olan bilim, bir çok şeyi bilebilir ama apaçık her şeyi bilebileceği elbette iddia edilemez. Bu da zaten sonuç itibariyle insanı, ‘bilimin sınırları, hudutları’ vardır sonucuna götürüyor.

Bilimler, kendi ön kabulleri, öncülleri, aksiyomları yardımıyla; varlığa, insana, hayata, zamana, üç boyutlu mekana ve bunların parçalarına dair; deney ve gözlem araçları ile veri topluyor, akıl yürütüyor, mantık türlerini kullanıyor, tümdengelim, tümevarım ve analoji yöntemlerine başvuruyor, kıyaslar yapıyor, tekrarlanabilme kaydını düşüyor ve en temelde sebep sonuç ilişkisini dikkate alarak yol alıyor.

Paul Selwood, Paradiegma Metaphysic (2011) — 2011’de Sculpture by the Sea sergisinde Balnaves Heykel Ödülü’nü kazanan ve bugün Sidney Kraliyet Botanik Bahçesi’nde sergilenen bu çelik heykel, düzlemler ve eğrilerin kesişiminden oluşur. Seyirci etrafında dolaştıkça ışık, gölge ve boşluk sürekli değişir. “Paradiegma” ve “Metafizik” adını taşıması, heykelin yalnızca fiziksel bir form değil, aynı zamanda algının ve gerçekliğin değişken doğası üzerine felsefi bir düşünme modeli olduğunu ima eder (Görsel, Wiki-Commons'tan alınmıştır).

Ayrıca o; varsayımları, hipotezleri, tezleri, teoremleri, ispat metotları ve kuralları çerçevesinde elbetteki birçok doğruyu belirliyor. Bununla birlikte bilimin, bizatihi kendisinin muhtaç olduğu hususlar nazara alınınca da, sadece bilimsel metotlarla, hem de mutlak bir yargı ile varlığın formunu izah ve ispat etme çabaları önemlidir ve takdir edilmelidir. Ama bazı sınırların dışına çıkıldığında , sonuçların mutlak kesinliğini gerektirmiyor. Böylece bilimin, açıklama hatta anlamlandırma önermeleri, kendi içerisinde bir tenakuz oluşturabiliyor. Bu paradoks yapı ise, insan aklının kabul etmeyeceği açık bir çelişkidir. Bu felsefi sonucu, matematiksel metotlarla, ‘tamamlanamazlık teoremleri’ adı altında, iki farklı aritmetik teoriyle ispat eden, Albert Einstein’ın yakın arkadaşı, ünlü matematikçi ve mantıkçı Avusturyalı bilim insanı Kurt Gödel’dir (ö. 1978).

Toplama Sisteminin Öncülleri

Şimdi de matematik bilimi üzerinden anlaşılır basit bir misal ile bu mevzuyu açıklamaya çalışalım. ‘İki ile üçün toplamını’ yapabilmek için ne lazım? Birincisi, soyut veya somut, iki ve üç varlıktan bahsediliyor. Yani evvela ‘varlık’ gereklidir. İkincisi, ‘toplamak’ bir cebirsel yapıyı ifade eder. Bu rasyonel ve ‘zihinsel’ sisteminde, kendi içerisinde mantıklı aksiyomları, kabulleri, kuralları vardır ve elbette bunlar kendi içinde tutarlıdır. Şöyle düşünülebilir: Toplamak, ‘bir araya getirme’ değildir mesela. Öyle olsa, ‘bir ile birin toplamı’ her zaman iki olmaz. Çünkü bir su damlası ile başka bir su damlası birleştiğinde, sonuç iki değil yine bir damla su oluyor. Yanılarak burada sanki bir tutarsızlık mı var zannedilebilir. Oysa toplama işlemi tutarlıdır.

Ayrıca, iki elma ile üç armudun toplamı, ne beş elmadır, ne de beş armut. Yani her şey toplanmıyor. Toplanabilen şeyler var, toplanamayan şeyler var. Yukarıdaki ifade, iki elma ile üç elmanın ya da iki saat ile üç saatin toplamı şeklinde sorulsa, toplanır. Burada şu devrede oluyor: Toplanan şeylerin ‘birimi’ aynı olmalıdır prensibi. Peki ‘birim’ ne demektir? Bu da bizi zorunlu olarak üçüncü ve dördüncü hususlara, yani ‘zaman ve mekan’ kavramlarına götürüyor.

Özetle, matematik biliminin en temel işlevlerinden biri olan toplama işlemini yapabilmek için, evvela bir ‘insan’ lazım. İkincisi bu insan da ‘canlı’ olmalıdır. Üçüncüsü, toplamından bahsedilen ‘varlıklar’ gereklidir. Tutarlı bir sistem inşası için, şuur, bilinç, zihin, akıl ve mantığın bir tür adresi olan ‘beynin’ mevcudiyeti de dördüncü bir zorunluluktur. Bunlara birimlerin kaynağı olan, ‘zaman ve mekan’ da ilave edilirse ve dikkatle bakılırsa, karşımıza ilk etapta altı husus çıkıyor. Bu durum, hem matematik bilimi, hem de metodolojik ampirizm ile yol alan diğer bilim dalları için geçerli bir realitedir.

Bilimin Çerçevesini Belirlemek

Bilim yapmaya başlamadan önce, ‘otonom kabul edilen altı hususa’ ilave olarak, bilim yaparken kullanılan ‘mantığın dört temel ilkesi’ de, ön şartlar ya da öncüller şeklinde, ayrıca dahil edilmesi gereken aşikâr unsurlardandır. Zira bütün bunlar, bilim metodolojisinin mantığına uygun, fakat sınırları itibariyle güncellenmeye açık  kurallardır.

Bilim (Louis Pasteur’ün Kriptası, Paris) — Luc-Olivier Merson’un çizimleri temel alınarak Guilbert-Martin atölyesi tarafından yapılan bu mozaikte Bilim bir kadın figürüyle kişileştirilmiştir. 19. yüzyılda soyut kavramların alegorik biçimde resmedilmesi geleneğini yansıtan eser, akıl, araştırma ve keşfi simgeler. Paris’teki Pasteur Müzesi’nin kriptasında, Louis Pasteur’ün mezarının bulunduğu yerde yer alan bu mozaik, onun mikrobiyoloji, aşı ve bilimsel yöntem alanındaki katkılarını ölümsüzleştirir (Görsel, Wiki-Commons'tan alınmıştır).

Bilim; deney ve gözlem yoluyla, evrene sorulan sorulara, evrenden gelen cevapları veya verileri toplayıp, ölçerek veya sayarak, rasyonellik olarak da tanımlanan mantık ilkeleriyle değerlendirip ve yorumlayıp, kişisel yargılar da denilen tartışmaya açık varsayım ve hipotezler üreterek, bunları doğrulanabilirlik ve yanlışlanabilirlik gibi bazı süreçlerden geçirerek, deliller yardımıyla tez ve teoremlere dönüştürüp, daha sonra bunları tekrar ve tekrar test edip kanıtlayarak, zamanla değişime açık kurallar ortaya koyan ve bu kuralları belli koşullara bağlı genelleyerek, böylelikle fiziki evrenlerin gerçeklerine doğru yaklaşan, en güçlü ve en isabetli yollardan biri olduğunu iddia ediyor ve savunuyor. Onun bu motivasyonu; insandaki tutku ve meraktan ileri geliyor olabilir. Zira bu tarif, sorgulayan ve sorgulanabilen bilimin, yaygın bir çerçevesi ifade ediyor.

Mantık İlkeleri Hakkında

Antik çağ Yunan düşünürü, klasik mantığın öncüsü, meşhur Organon eserinin sahibi Aristoteles’e (ö. MÖ 322) göre, ispatlanmadan bilinebilen mantığın üç temel ilkesi vardır.

Birincisi, her kavram ve önerme kendisiyle aynı olmalı, kendisinden başka bir şey olmamalıdır. Her ne kadar Alman Friedrich Engels (ö. 1895), doğada sürekli bir değişimi savunduğu için, bu ‘özdeşlik’ aksiyomuna itiraz etse de, Aristoteles’ten bugüne kadar gelen ve halen geliştirilerek kullanılan yaygın görüş budur.

İkincisi, bir şeyin aynı anda hem kendisi hem de kendisinden başkası olamayacağı, ‘çelişmezlik’ yasasıdır.

Diğer bir akıl yürütme ilkesi de, günümüzde kuşkuyla bakanlar olsa da, bir önermenin ya doğru ya da yanlış olduğunu ifade eden yargının dışında ‘üçüncü bir durumun imkansızlığı’ yasasıdır. Diyalektik mantık, bu yasaların tamamına itiraz eder. Zira onlar, değişmeyen tek şey değişimin kendisidir, derler.

Daha sonraları Alman matematikçi Gottfried Wilhelm Leibniz (ö. 1716) tarafından, var edilen bir şeyin var olabilmesi için yeterli sebebin olması gerektiği ‘nedensellik ilkesini’ de, klasik mantığın dördüncü esası olarak sayabiliriz.

Bu ilkelerin -varlığın ve bilginin kaynağına yönelik, bugün bir araç olarak, bilim metodolojisinde geçerli olsalar bile- mutlak veya kesinliklerine yönelik tartışmalar, hâlâ devam etmektedir.

Mesela, bilim felsefesi ve yönteminin konusu olan, bu alandaki problemi gören ve aynı zamanda bu ciddi gerçeklerle yüzleşen, Macar filozof Imre Lakatos’un, bilimsel araştırmaların metoduna yönelik, önemli çalışmaları vardır.

Lakatos, farklı bilimsel yöntemler arasında bir yol bulmaya çalışmıştır. Bunlardan en yaygın olanları ve  savunanları sırasıyla; Doğrulanabilme (R. Carnap, Almanya, ö. 1970), Çekirdek (I. Lakatos, Macaristan, ö 1974), Devrimsel (P.K. Feyerabend, Avusturya, ö. 1994), Yanlışlanabilme (K. Popper, İngiltere, ö.1994) ve Paradigma (T. Kuhn, Amerika, ö. 1996) modelleridir. Özetle, bilim camiasında bu meselede de bir konsensüs yoktur, çeşitlilik söz konusudur.

Birim, İndirgenmiş Niceliktir

Fen bilimlerindeki, hız, ivme, kuvvet ve basınç gibi formülleri hatırlayalım. Hız; belirli bir mesafenin, belirli bir zaman aralığına oranıdır. İvme; ilk ve son hız farklarının, zaman farklarına oranıdır. Kuvvet; cismin kütlesinin, ivme ile çarpımıdır. Basınç ise; uygulanan dik kuvvetin alana oranıdır. Bu ve benzeri fiziki kuralları çoğaltılabilir. Buradaki ortak husus, formüllerin içerisindeki zaman ve duruma göre -bir, iki, üç boyutlu- mekan kavramlarıdır. Yani zaman ve mekan olmadan, dolayısıyla bunların evrensel zorunlu standartları denilen ‘indirgemeci niceliksel birimler’ tanımlanmadan, ne bir işlemden, ne de bir eşitlik, eşitsizlik veya formülden bahsedilemez. Öyleyse bilimlerin inşası için, bütün bu hususlar en baştan, peşinen kabul edilmiş olunuyor. Fransız filozof Rene Guenon’un da (ö. 1951) dediği gibi bilimde ‘Niceliğin Egemenliği’ geçerlidir.

Fransız filozof René Guénon, 1925’te (Görsel, Wiki-Commons'tan alınmıştır).

En basit bir misal olarak, biriyle buluşmak istendiğinde, insanın ilk aklına gelen, nerede ve ne zaman sorularıdır. Zaman ve mekan olmadan randevu bile verilemiyor.

A ve B teorilerindeki farklılıklar mahfuz, zaman vurgusu; kelimelerin özünde, manasında, adeta ruhunda saklıdır. Dünyaya geliş itibariyle, kardeşim sonrayı, abim önceyi, ikizim denildiğinde ise birlikteyi, bir iç anlam olarak zaten barındırıyor.

Birimler; ‘mekan’ bağlamında, bir mi, iki mi yoksa üç buudlu mu olduğunun önemi kadar, ‘zaman’ açısında da bu böyledir. Mesela, insan düne mi, yoksa beş gün sonrasına mı yakındır? Zamana, sadece ‘süresi şeklinde yaklaşılırsa’ cevap dündür. Oysa, artık dün, zamanın A teorisine göre imkansızdır ama beş gün sonrası bir ihtimaldir. Zira yakınlığa, süre perspektifinden bakınca birimler devreye girer ve cevap dün olur. Ama ‘yaşanabilirlik hayat açısından’ ise, doğrusu, imkan dahilinde olan, yani beş gün sonrası olmuyor mu?

Fiziksel Varoluş Teorileri

Bilim, iki hidrojen ve bir oksijen atomunu kullanarak henüz su yapamıyor ama onun fiziksel ve kimyasal yapısını, farklı hallerini ve Dünya’daki devri daimini inceliyor. Periyodik cetvelde ifade edildiği üzere, fiziksel varlığın hangi atomlardan meydana geldiğini bulabiliyor. Fakat bugün bilim, yoktan yeni bir atom üretemiyor, var olan atom türlerini ve sayılarını bilse de onlardan bir tane bile yapamıyor. Hatta varlığın maddi yönünün işleyişini, fizik, kimya ve biyolojinin diliyle izah etsede, ‘metodolojik ampirizm’ bilim yapma yaklaşımına göre, metafizik konular, onun sahasına girmiyor. Materyalist ideoloji yoktur iddiasında olsa da, bu metafizik sahanın varlığına ve mahiyetine dair; tıpkı periyodik cetvelde, fiziksel ve kimyasal alanda olduğu gibi, insanlığın konsensüs ile kabul ettiği objektif, kesin ve nesnel bir bilgiye sahip değiliz. Teoloji, din ve felsefe, metafiziksel konularda bir bilgi kaynağı olarak kabul edilebilir.

Varoluşun, haliyle zaman ve mekanın (uzay da denilebilir), madde ve enerjinin sonradan olduğu, bunların tahmini 13,8 milyar yıl önce, Tekillik (Singularity) adı verilen yoğun ve sıcak bir şeyin (kelamcıların bir kısmı bana Madum diyor) patlaması ile başladığı fikri, en çok kabul gören bilimsel bir teoridir. Bugün bilim dünyasında ‘Büyük Patlama’ (Bing Bang) adıyla önemli bir yer bulan bu teori, 1920 senesinden beri destek gören ve bugün alternatifleri arasında en yaygın olan bir kozmolojik görüştür. Kaşifleri ise, Rus matematikçi Alexander Friedmann (ö. 1925 ) ve Belçikalı fizikçi Georges Lemaître’dir (ö. 1966).

Rus matematikçi, havacı ve fizikçi Aleksandr Fridman (Görsel, Wiki-Commons'tan alınmıştır).

Bilimin sınırları açısından İngiliz fizikçi Stephen William Hawking (ö. 2018), Tekillik öncesinde ‘yokluk’ olduğunu ve metodolojik ampirizm düşüncesinin de savunduğu gibi bu meselenin fiziğin konusuna girmediğini söyler. Çünkü zaman, mekan, madde ve enerji unsurları olmadan fizik bilimi, hem yapılamaz hem de temellendirilemez. Burası adeta, ‘bilim nasılları izah edebilir ama niçinleri değil’ sınırının da izahı ve itirafıdır. Buna ilave olarak, insan ve hayata dair mevzularda, cevaplanması gereken ama bu teorinin dışında kalmış konular da, elbette pek çoktur.

Mesela Kuantum fiziğinin temeli atan Alman Max Planck (ö. 11947), kendi adıyla bilinen ‘Planck Sabitini’ bularak, dolayısıyla zamanın başladığı noktayı, tahmin ve tayin etmiştir. Benzer şekilde, keşfedilen ve formüllerde kullanılan bütün matematiksel ve fiziksel sabit sayılar, evrendeki hassas ayarları doğrulayan argümanlardır. Fakat hassas ayarların kaynağı, bu keşiflerin dışında kalan hususlardır.

Ayrıca Büyük Patlama teorisi dışında, varoluş evreleriyle alakalı pek çok teori içerisinden, ikinci derecede yaygın olan diğer başka görüşler veya hipotezlerde vardır. ‘Salınan Evren’ teorisi, madde ve enerji yetersizliğinden ötürü fizikçiler tarafından çürütülmüştür. Daha ziyade metafizik bir iddiaya yakın duran ‘Multi Evren’ hipotezi ise, zaman ve mekanın bir başlangıcı olduğundan hareketle, büyük bir nisbetle fizikçiler tarafından kabul görmemiştir. Yine, ‘dört’ yerine ‘on bir’ boyutlu evren anlayışını iddia eden ‘Sicim / Her Şeyin Teorisi’ de, maddenin yoktan var oluşunu değil, genel görelilik ile kuantum teorisini birleştirmeyi çabalıyor ve var olan bir enerjinin maddi forma dönüşümünü açıklamaya çalışıyor.

Netice

Bilimlerin sahasına giren, dolayısıyla bilimsel argüman ve metodolojilerle ispatlanması gereken konuları ve bunların çerçevesini tayin etmek, bilim felsefesi bağlamında elzemdir.

Bütün bu sınırları tayin etme çabası, bilimi değersizleştirme ve kısıtlama değil, aksine onu kendi alanında özgürleştirmektir. Çünkü esas olan şudur ki, asıl bilime hudut çizmemek, onu ‘sahte bilimler’ ile işgal etmek demektir.

Bilimler ailesi, insana, evrene, hayata, eşyaya, akla, zaman ve mekana dair, güncellenmeye açık bir şeyler söyleyebilir. Keşiflerle ve icatlarla, evrenin işleyişe dair disiplinlerin bir kısmını tanımlayabilir. Fakat o, manalarına, amaçlarına, niçinlerine, varoluşlarına yönelik, bütün insanlığın ‘evet’ diyeceği bir netlikle/açıklıkla, kesin ve mutlak olarak bir şey diyemedi, diyemez ve dememelidir.  Çünkü bunlar, bilimin hudutlarının dışında kalan konulardır. Bilimin kendisinin, bilim yapabilmesinin zorunlu malzemeleri vardır. Bu haliyle bilimlerden, mutlak cevap aramak, mantıken kendi içinde tutarsız ve çelişkili bir dizi önermeler oluşturuyor.

Bilim açıklayabilir fakat anlamlandıramaz. Bilim uğraştır, araçtır ama amaç değildir. İnsan bilimin değil, bilim insanın ürünüdür.

Bilim varlığın mekanizmalarını açıklar, fiziksel varoluş teorileri ise onun ulaşabileceği ancak en üst sınır olabilir. Doğumlar ve ölümler arası biyolojik, kimyasal, fiziksel evrelerin belli parçalarını izah edebilir. Ama hayatın kaynağı/başlangıcı ve durdurulamayan ölüm ve ötesi hakkında, bu metodolojiler ile ne söyleyebilir ki?

Özetle, sonradan olmuş ve sonlu olan bu unsurlar ile, kendisinin dahi bugün bile mutlak doğruluğu halen tartışmalı olduğu ‘öncüller’ olmadan, dahası bir de bunlara ‘muhtaç’ iken, kusursuz bir bilimsel çıkarımdan bahsedilemeyeceği aşikardır.

İlave olarak; ruh, nefis, irade, hayat, ölüm, ölüm ötesi, melek, Tanrı tasavvuru gibi daha nice felsefenin alanına giren metafizik konulara, bilimlerin deney, gözlem, teori, ispat ve formül gibi fiziksel argümanlar ile -bunlara dair lehte veya aleyhte bir kısım deliller bulunsa dahi- mutlak ve kesin cevap bulma düşüncesi, bilimin sınırları içerisinde olabilir mi? Bence asla..!

Kaynakça:

1- Rene Guenon, Niceliğin Egemenliği Ve Çağın Alametleri, Çevirmen: Mahmut Kanık, İz Yayıncılık

2- Prof. Dr. Hilmi Ziya Ülken, Zihin Hakikatleri ve Varlık, Felsefeye Giriş-1

3- Imre Lakatos, Bilimsel Araştırma Programlarının Metodolojisi, Alfa yayınları, Çeviri:Duygu Uygun

4- Gottfried Wilhelm Leibniz, Monadoloji, Çeviri: Devrim Çetinkasap, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

5- Aristoteles, Metafizik, Çeviri: Yasin Gurur Sev, Ketebe Yayınevi

6- Stephen William Hawking, Zamanın Kısa Tarihi, Çeviren: Mehmet Ata Arslan, Alfa Yayınları

7- Thomas Samuel Kuhn, Bilimsel Devrimlerin Yapısı,  Çevirmen: Cemal Güzel, Islık Yayınları

8- Prof. Dr. Ahmet Ayhan Çitil, Matematik ve Metafizik, Alfa Yayınları

Share this article: Link copied to clipboard!

You might also like...